Home / KÜLTÜR - SANAT / Edebiyat / VAR, YOK…

VAR, YOK…

Kemal ULUSALER … Haziran 2024

Var, Yok.

Güneş ufuktan yükselip çiğ taneleri yapraklarından dökülürken sabah gecenin günahlarını örter, güne berrak, temiz başlarmış. Gecede gömülü kalan günahlar birikir, üst üste yığılır, çaydanlıktaki kireç gibi sertleşip katılaşırmış.
Günse gecenin yardakçısıymış.
**
Güneş bitkilerdeki sabahın çiyini hızla buharlaştırırken toprağın üzerindeki ince sise imrenerek baktı. Sonra uzaklarda, ağaçların arasında tepelerdeki anaç sislerden parça parça kopmakta olan yer yer asılı kalmış, sanki unutulmuş sis yavrularına.
Hafiften okşandığını hissetti. Kuzey rüzgarı yeni uyanmıştı. Birazı içinden geçip gitti. Birazını sakladı içinde. Uzaktan uzağa giderek yaklaşan mekanik bir sese kulak verdi. Ses, yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı. O yaklaştıkça merakı arttı. Baktı. Üzerinde sarı bir güzellik olan mavi bir bisiklet. Mavi üzerinde sarı saçlar başaklar misali dalgalanarak ve sabah sisi gibi belirip buharlaşarak aktı geçti önünden. Geriye serin, dingin bir sessizlik ve bir de sarı saçın “Günaydın, iyi günler.” diyen sesi…
Günaydın! Ama kime?
Etrafa baktı, kimse yoktu.
Kimse yok mu?
“Ben varım ya” dedi içinden. Ben ve bir de altımdaki ahşap bank. Bir de bankın altında yarı uykulu sarman kedi. Sonra çimenler, sonra papatyalar ve bodur çalı, börtü böcek…
Sarı saçın uçuşan günaydınından hepsine birer parça düştü.
Genç iğde en ince köküne kadar sevinçle titredi, yaşamak ne güzel, ne mucizevi bir eylemdi. Bu duygularla yapraklarını güneşe biraz daha açtı ve en güzel kokularını saldı aralarından.
İhtiyar dostlarım gecikti bugün, dedi. Yoksa gelmeyecekler mi?
Tak, traakk, tak, traakk… Biri net, tek vuruş, diğeri sürtünerek gelen uzun, zayıf bir vuruş. İki el yapımı baston ağır adımlarla gelip ahşap banka aheste kuruldular.
Kedi şöyle bir kıpırdandı fakat yerini çok beğenmiş olacak ki terk etmedi. Ya da yer değiştirmek zor geldi. İkisi de olabilir. Bu kedi milleti böyledir.
Bir burun kaşıma zamanı kadar sessizlik oldu. Sonra Baksı Dede bastonu çenesine dayayıp uzun uzun baktı Turşu’ya. Tam lakabı gibi dedi içinden. Bu turşu surat kim bilir neyi dert etti yine. Dert, dert deyip duruyor sabahtan beri. İnsan bu kadar sinameki olunca dertte biriktirir doğal olarak. Patlıcana çekirdekli der, karpuza kelek, eriğe ekşi. Armudu pişmiş, üzümü kuru, deveyi hörgüçsüz ister. Bastonunu kutsal bir kitap gibi dizlerinin üstüne yatırıp döndü Turşu’ya.
– Şemsi. dedi.
Turşu Şemsi şöyle bir irkildi. Şemsi diye seslendi biri. Bu onun adı mıydı? Olabilir dedi içinden bana uyar, her şey gibi. Sonra Baksı Dede’yi ilk defa görüyormuş gibi gözlerini kırpıştırarak;
– Ne var?

– Bak! Akarsu gibidir dertler, yer açarsan birikir, göletleşir. Ve dostum o göletleşirken sen götleşirsin. Anladın mı göt herif? Ket vurma, biriktirme bırak akıp gitsinler!..Hayat pratiğin içindedir. Yaşa biraz. Kur, kur nereye kadar?
Pis şaman dedi. Her şeye bir yorumu, bir cevabı var. Bazan beni öyle sıkıyor ki…
“Tamam, tamam. Neyse ne? Kimseyle konuşmak istemiyorum. Hele şu feylesof sohbetini dinlemeyi hiç.” dedi ve hızla kapıyı kapattı. Pencereyi de. Perdeleri de çekti bir güzel. Sonra hızla içindeki karanlığa gömüldü, nötrleşti. Bastonunu bankın kenarına yaslayıp çantasını açtı içindeki torbayı çıkarıp bankın ortasına tahtayı açtı, üzerine taşları boşalttı.
– Hadi! dedi. Bizi bu paklar, oynayalım.
Baksı bir yandan “Her akile bir yobaz, her boyuna bir cevşen düşen bozuma elverişli tarım arazisi dünya. İşte bu da onlardan biri, ama iyi oyun arkadaşı, park yoldaşı ne yaparsın.” diye düşünürken turşunun uzattığı kıllı ellerden sol olanına bir fiske vurdu. Açılan avuçta siyah bir piyon sırıtarak bakıyor gibi geldi.
İlk hamleleri izleyen iğde,” iyi açılış doğrusu” dedi. Yapraklar onayladı çiçeklerse başka bir havada.
Meraklı kedi iğdeyi duymuş gibi bankın altından çıkıp oyunu izlemeye koyuldu. Şimdi iğde, kedi ve iki ihtiyar tahtaya çakılmış gibiydiler.
Hamle 11. Fe2..Fe5,
12. 0-0..0-0.
Roktan sonra 13.hamle, Ff3..Ff5…
Soluklar tutulmuşken 14.hamle geldi, Fg5..Ke8.
Bir sinek filin üstüne kondu. Sineği eliyle savuşturan Turşu hamlesini yaptı, Fd2..b5.
Bu hamle sanki zamanı durdurmuştu. İğde, kedi, Turşu, Baksı öylece donmuş sinekse havada asılı kalmıştı. Bir vakit böyle kaldılar.
Kad1..Ad3 hamlesi uzun bir” oooo” figanıyla büyüyü bozdu.
Oyun kendi mecrasında akmaya devam etti. Güneş yükselmiş, enikonu ısıtmaya başlamışken birden oyun durdu. “Biraz ara verelim” teklifine cümle cemaat katıldı. İğde kulağı orada yaprakları güneşe dönmüş, çiçeklerin rayihası banka kadar inmişti. Baksı uzun bir iç geçirdi.
– Durup dururken bir anekdot geldi aklıma.
– Anlat öyleyse!
– Dinle! Hıristiyanlığın ilk dönemleri, Avrupalı misyonerler Afrika, Amerika, Asya, Okyanusya demeden her bir yana dağılmışlar. Hatta kutuplara bile gitmişler.
– Deme ya…
“Aynen öyle.”deyip bir es verdi Baksı. Turşu esten gayrımemnun,
– Eee, sonra? Çatlatma adamı da devam et!
– Oralarda bizimkilerden birini, bir eskimo şamanını yakalamış nutuk çekiyorlar. Bak şimdi gözlerinin önüne getir durumu, canlandır.
– Yahuu bırak senaryo yazmayı da anlat!
– Bizimki dinliyor, dinliyor, dinliyor, bakıyor ki nutuk uzayacak. “Dur”diyor.”Bir şey soracam”
– Derken bir es daha geliyor Baksı’dan. Turşu, iğde, kedi, sinek bir merak kulak kesiliyorlar. Çiçekler bile koku salmayı unutuyorlar.
– “Sor” diyor papaz ama zor olmasın? Çalıştığım yerlerden gelirse sevinirim. “Kolay, kolay” diyor bizimki. Şimdi senin tanrın ve cehenneminden habersiz olsaydım günahım olur ve o cehenneme yine de gider miydim?
– “Yok diyor papaz, “Gitmezdin”
– Bunun üzerine bizimki patlıyor, ”A be şaşkaloz öyleyse bana niye anlattın bütün bunları?”
Sessizlik…
Önce bir vızıltıyla sinek bozdu sessizliği, sonra kedi sıkkın bir miyavlamayla söylendi,
“ Bize Annie Dillard’ın bir anekdotunu süsleyip püsleyip sattı yine şaşkın ihtiyar. Ben de bilmediğimiz bir şey anlatacak sanmıştım. “
Genç iğde ise bunu pek sevdi ve birkaç yaprağa not ediverdi. Gün gelir ben de başkasına satarım saikiyle…
Güneş nerdeyse tam tepelerindeydi.
Turşu “ Öğle oldu, hadi kalkalım artık yarın devam ederiz. Haa bu arada notasyon defterini getirmeyi unutma sakın!”
Tak, traakk, tak, trakkk, tak, traakk…Bastonlar bodur çalıyı dolaşıp çimenlerin ötesinde kayboldu.
Rüzgar kesilmişti. Sinek uyuz bir inek, kedi çöplenecek bir yer, iki ihtiyar uyuklayacak bir berjer hayaliyle kayboldular.
İğde tek başına kaldı bir vakit. Bu öğle güneşinde hafiften içi geçmekteyken bodur çalıyı bir gölge – varla yok arası bir şey – döndü ve gelip banka deyim yerindeyse boş çuval misali dökülüverdi.
İğde yapraklarını kırpıştırdı, yarı uykulu bir bakışla gölgeyi çözmeye çalıştı. Uyumlu gibiydiler; hayatta hiçbir şey yazmamış bir kalemle, hiçbir şey silmemiş silginin uyumu. Sonra, susuz bir kuyunun derinliklerinden gelir gibi bir ses duydu. Tıpkı gölge benzeri bir ses. Tıpkısı fazla gölgenin sesi. Ya da boş çuvalın. Belki ikisinin de… Bu mırıltılar monolog muydu yoksa gölge ile çuvalın diyaloğu mu? Bir süre kestiremedi ne olduğunu. Kulak kesildi.
– Hangi gündeyiz?
– Sanırım dün çarşambaydı. Unuttuğum bir gün, muhtemelen yarın da öyle olacak. Hayat unutulmuş günler mezarlığı.
Havada salınıp süzülerek inen tarifi olanaksız iğde çiçeği kokularını yakalayıp yakasına takıvermek istese de yapamıyordu. Güzeldi, ama hayatın sıcaklığının kimi güzelliklere iyi gelmemesi ne acıydı. Her daim acıya müşteri olduğu bir yaşamı ne yapacaktı?
Bir heyecana binip yürüdüğü ya da coşkuyla koştuğu hiç olmamıştı. Sırtında hep bir sabır hırkası, gün doğarken giyip gece yatarken çıkardığı…
Ahh o ruh üşümelerine faydasız hırka.
İğde çuvalın doğrulur gibi olduğunu sandı ama sonra bir kenarından suya değmiş kesme şeker gibi giderek erimekte olduğunu fark etti.
Uzaktan uzağa biçilmekte olan çimenlerin kokusu geliyordu. Çuval çekinerek içine çekti kokuyu. Çimen kokusunu seviyordu ama alerjisi vardı. Sevdiği her şeye alerjisi olduğu gibi.
İçinde bilmediği, tanıyamadığı bir acı tuttu kolundan; “ağla! “dedi. “Sadece ağla!.”
O da ağladı ince hıçkırıklarla…
İğde üzüntüyle iç geçirdi. “Yazık, garibim. Kim bilir ne derdi var. “
O böyle düşüne dururken gölgenin diyaloğa girdiğini fark etmedi. Sanki gölge ile çuvalın arasında kavga etmeyi bile beceremeyenlerin barışı var gibiydi.
-Ana tarafından İslam, baba tarafından müslim olunca insan, ona eninde sonunda cennet mekan.
-Öyle öyle olmasına ama bir soru var ki cennetten öte. Soru yanıtını bulunca ve o kendi kitabını yazınca bütün kitaplar kalktı rafa. Ve semboller, şarap-ekmekler, vaftiz kaseleri, rahleler, kipalar ve dahi tespihler, sakalı şerifler, takkeler, cüppeler, çanlar, minareler… Hepsi birer birer kalktı rafa. İşte o andan itibaren dünya cennet mekan kürenin çocuklarına. Ben böyle bir dünya istemiştim.
– Anladım. Ama Tanrı parçacığının bulunacağı yok, umut da yok.
-Öyleyse ölebilirim artık zamanı geldi sanırım.
– Zamanı kim belirliyor. Sayıyor muydun günleri?
– Sayıları sevdiğimi biliyorsun. Ama nereye gitti sayılar ve hayat? Sadece 01’lerden oluşan bir hayat hayat mı?
Zaman zaman düşle gerçek birbirine karışıyor. Ufukta perspektif bir kapıyla başlıyor. Açıp çıktığım kapı bir başkasına açılıyor, sonra o da bir başkasına, sonra yine bir başkasına…
Söylesene, olabilirlikler dünyasında ben olabilirlik miyim?
-Sen bilmiyorsan ben nerden bilebilirim ki. Terliğinden kopamayan bağımlı bir hayat bizim yaşadığımız. Sen ve ben, çuval ve gölgesi…
-Öyle, aynı kemiğin iki kırık parçasıyız. Ama biliyor musun en kötüsü yanlış kaynayan kemiğin yeniden kırılmasıdır.
İğde bu konuşulanlardan bir şey anlamamış olup içini tarif edemediği bir sıkıntı kaplamıştı. Sıkıntıyı dağıtmak üzere şöyle bir silkelendi ne var ne yok tüm kokularını yaydı ortama. Çuval bu rayihayı içine çekerek, “ annem pek severdi bu kokuyu. İnsan bir uzvunu ya da bir duyusunu kaybederse bunu bilir ama benliğini kaybederse bilecek bir “ben” artık orada olmadığından bunu bilemez. Sabuklamalar içinde öldü benim annem. Şimdi özgür irademle ağlayabilirim. Ama ben iradesiz biriyim, ağlayamam. İradesiz ve değersiz. İki fayansı birleştiren derz dolgusu kadar önemim var hayatta. Farkında değilsin ama ömrüm bu iki fayans arasında başlayıp, bitiyor.
İki fayans=bir ömür.
Şeytan diyor ki madem öyle bitir gitsin. Akıl ikide bir şeytana uyan zavallı, iradesiz pelte. Şeytanda hep orada, alesta, sol omuzumda, tükür tükür gitmiyor. Ne yapacağım ben?
“Geceye karışalım” dedi gölge. Sen ve ben. Hadi hazırladığın kokteyli içme zamanı. Gitme zamanı. “Tamam” dedi çuval. Çantasından çıkardığı bir avuç renkli kapsülü boşalttı içine. Sessizce ufka baktılar, baktılar, baktılar, koptular.

Ertesi gün banka gelen iki baston sonsuz uyku halindeki çuvala acıyla bakıp, “ bu gün oyun yok “dediler. Şah ve mat oyun bitti.
İğde birden eskimo anekdotunu anımsadı. Ahh güzel çuval bilmiyordum hayatta ölüm olduğunu neden gösterdin bana, neden?
Diken gibi batan sessizlikte iğdenin en ince dalına konan bir çalı bülbülü hayat devam ediyor dercesine öttü; do-si,do-si, do-si…
Uzaktan uzağa giderek yaklaşan mekanik bir sese kulak verdi iğde. Ses, yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı. O yaklaştıkça merakı arttı. Baktı. Homurtularla, çığlıklarla, ve kuyruğunda yoğun simsiyah dumanıyla gri bir kamyonet batmakta olan güneşe doğru geçti, gitti.
İğde batmakta olan güneşe baktı, sanki sabahki güneş değilmiş gibiydi

Kemal ulusaler …Haziran-2024.

Check Also

Sokağın Dili…

Kemal ulusaler…Temmuz-2023   SOKAĞIN DİLİ Yaşamak keman teli gibidir; çok fazla gerersen kopar, çok gevşek …