Home / GÜNCEL / Cumartesi Yazıları / CUMARTESİ YAZILARI

CUMARTESİ YAZILARI

Merhaba; bu sitede bundan böyle her cumartesi “Cumartesi Yazıları” başlığı altında periyodik yazılarımı bulacaksınız. Kah gündeme ilişkin kah gündem dışı yazılar olacak bunlar.

Ayrıca, bu web portalı sizlerden gelecek yazı ve görüşlere de açıktır. Bekliyorum…

İşte bu haftaki yazım:

Cumartesi Yazıları…

Şu korona günlerindeki ahvalimiz ayna gibi yansıttı toplumsal halimizi. Yani testinin içinde ne varsa dışına o sızar misali… Korona Latincede taç demek. Korona tipi virüslere de taç benzeri görünümünden dolayı korona -taçlı virüs deniyor. Zaten başımıza ne geliyorsa bu taht/taç yüzünden gelmiyor mu? Hoş,  taht/taç tapıncı da ülkem insanının olağan hallerinden değil mi? Sözün özü ne edersek kendi kendimize ediyoruz. Pandemi hallerinde ülkeler öncelikle yayılımı önleyici önlemler alırken bizim aklımıza ilk gelen hemen mendil açmak oluyor. Vurdumduymazlığımıza bakarsanız “Biz bize yeteriz” den çok “ Biz Bize Fazlayız”ın öne çıktığını söylemek mümkün. Kimi bu aldırmazlığı safderunluğa benzetse de bu daha çok cahil cesaretine benziyor. Meleklerin kendilerini koruyacağına inanlar azrailin de bir melek olduğunu unutmuş gibiler.

Bilincin getirdiği disiplin bize bir hayli uzak. Eski  Türkçe’de bir laf vardır; “merdümgiriz”. Medümgiriz kalabalığı sevmeyen, yalnızlıktan hoşlanan anlamına gelir. İşte bizim toplumumuzda bunlardan pek az bulunur. Biz toplum olarak sokakseveriz. Eskiden bir sosyal iletişim alanı olan ( kapı önleri, sokak sohbetler meşhurdu bilirsiniz)sokaklar artık birer miskinhaneye dönüştü. Sokaklarda avare dolaşanlar, banklarda güneşlenenler, içi boş bir sokak sevicilik… Bir tür miskinlik bildiğin.

“Miskin” Sözcüğü Arapçadan geliyor; uyuşuk, tepkisiz demek. Aynı zamanda da yoksul. “Miskin Yunus” yoksul, garip Yunus’tur edebiyatımızda. Yoksulluğun getirdiği bir uyuşukluk halidir bu.  Çoğunluğun durumu bu tarife uyuyorsa da sonradan görme dedikleri tiplerin de sokaklarda parti verip aymazlık içinde davrandıkları vaki.

Ötesi, bu korona sürecinin mevcut yoksulluğu daha da arttıracağına kesin gözüyle bakılıyor. Mendil açmayı seven güç, ümüğüne çöktüğü yoksuldan daha fazla fedakarlık isterken ona herhangi bir şey vermeyi pek düşünmüyor.

Anayasal hak olan yaşam hakkını bile savunmaktan aciz kitleler içinse sokak; hak arama yeri değil, bir miskinler tekkesi. Osmanlının Miskinhaneleri cüzzamlılar içindi, bugünün Miskinhaneleri sokaklar da virüs dağıtıcıları için.

Dedik ya bilinçli bir toplum olmadığımız için tehlikenin farkına zor varıyoruz. Böylesi bir toplumu rica minnet eve kapamak olanaklı değil. Bu bir kez daha yaşandı, görüldü. Nihayetinde hafta sonu için sokağa çıkma yasağı konuldu.

Konuldu da ne oldu?

Geç gelen önlem gibi, duyuru da geç geldi. Sokağa çıkma yasağı toplumu bir panikle sokağa itti. Yasağı duyar duymaz sokağa fırlayanlar bir şimendifer gibi arka arkaya marketlerin önüne dizildi. Bir kısmı gerçek ihtiyaçtan bir kısmı zevzeklikten… Sadece temel ihtiyaç maddeleri değil, meyve, kuruyemiş, cips aklına ne gelirse…

Toplumumuz okumayı pek sevmediğinden, yaratıcı hobileri olmadığından ne yapacak?

Her biri bir şikempervere dönüşerek can sıkıntısını işkembeyi doldurmakla gidermeye çalışacak. Şikem karın, perver ise besleyen anlamındadır; yani karın besleyen/boğazına düşkün demektir. Sonuç bir başka hastalık; obezite…

Okumayı – madem ki olmuyor-bir kenara bırakalım, en azından toprak var. Hani şu hayatımız için başlangıç ve bitiş çizgimiz olan toprak. Bahçesi olan için bahçe olmayan için saksılardaki toprak. Ekin, biçin, harmanlayın, koklayın…Ama yok. Ya göbeğimizi kaşıyıp tv izleriz ya da cep telefonları elde şükelalık ederiz…

Her neyse görünen o ki, iki günlük ev hapsi bitecek ve yeniden saldım çayıra Mevlam kayıra halleri. Beyaz yakalılar evde çalışma şansına sahipken mavi yakalılar aynı şansa sahip değiller. Zorunlu olarak çalışmak durumunda olanlar, özellikle mavi yakalılar yine riske edilecekler. Direnecek ne bilinçleri, ne de örgütlülükleri var. Sendikaların çoğu teslim olmuş vaziyette. Yasada var olan “hayati ve yakın tehlike durumunda çalışmaktan kaçınma hakkı” geniş olarak kullanılmıyor. Sonuçta mavi yakalılar korumasız durumda kalıyorlar. Kapitalizm için emek sonuçta bir meta, makinasından, binasından, araçlarından farklı değil.

Peki ya sosyal devlet için?

Beyaz yakalılar ve mavi yakalıların iki yakası bir araya gelemezken diğer yandan bir de yakasızlar mevcut; işsizler. Şu ahiri dünyada zahiri dolaşanlar. Görünmezler… Salgın sonrası çekirgeler gibi çoğalacak olanlar. Çığ gibi sistemin üzerine akacak olanlar…

Görünen o ki gelecek kapitalist sistem için de pek parlak değil. Olası kendiliğinden patlamalar dikta rejimlerini daha da sertleştirirken, ‘demokratik’ yapıları da diktalaştıracak gibi.

Dikta şimdiden zoru arttırma eğiliminde. Sosyal medya kullanıcıları üzerinde baskı artıyor. Korku ve panik havası trollerce tetikleniyor. Evde kalmak zorunda olup sosyal medya üzerinden iletişim kurmuş kitleler bu korku ortamından etkilenip grup kapamalarına gidiyor. Birbirlerine “aman, dikkatli olalım, siyaset yapmayalım” söylemi ile kendi kendilerini kabuklaştırıyorlar. Zaten zihni kalın kabuklular ülkesinde kabuk daha da kalınlaşıyor. Oysa, korkunun ecele faydası olmayıp en temel hak olan yaşamı savunma hakkı üzerine söz söylemekten kaçınılmamalı. Gerekirse farklı yollar denenmeli; örneğin hicvi kullanmalı. Bu konuda bir örnek vermek isterim. Osmanlıda zoru pek seven zorba bir sancak beyi varmış: Hasan Paşa. Bir de halkın çok sevdiği bir ozan. Paşa bu ozandan pek rahatsızmış. Eleştirileriyle halkı etkilemesinden korkar ama halk tarafında sevildiği için, pek de bir şey yapamazmış. Bir gün dalkavuklarından biri bir öneride bulunmuş; “Efendim” demiş. “Bir hayrat yaptırın örneğin bir genel tuvalet. Bu ozanı da açılışa davet edin. Size methiye düzerse halkın gözünden düşer. Yok sizi yererse kellesini vurma şansınız doğar.”

Paşa bu fikri pek beğenmiş ve kent meydanına bir genel tuvalet yaptırıp ozanı da davet etmiş. Derken açılış günü gelmiş çatmış. Paşa ozanı çağırıp;” Hadi. Açılış için bir şeyler söyle bakalım”demiş.

Ozan da şu dörtlüğü söylemiş;

Hasan yaptı bu hayratı

Kazurat kalmasın tende

Gelen etsin, giden etsin

Edem hayratına ben de…

(Kazurat, dışkı demektir.)

Böylece ozan hicvi yani taşlamayı kullanarak hem meramını anlatıp eleştirisini yapmış hem de kellesini kurtarmış.

Sözün özü hak arama yolları pek çok olup –gezi sürecinde olduğu gibi -özellikle gençlerin yaratıcılığı ile çeşitlendirilebilir. Kapamak ve kapanmak çözüm olmasa gerek.

Lafı uzattık. Haftaya cumartesi buluşmak üzere esen günler. Kendinize ve çevrenize dikkat edin!.

 

 

 

Check Also

Cumartesi Yazıları. 16 Mayıs 2020 Kemal Ulusaler

Sokak izni sohbetleri… “Taşra şehirlerindeki berberler zamanın orada kilitli kaldığı duygusu uyandırırlar bende. “ Murathan …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir