Home / GÜNCEL / Cumartesi Yazıları / Bülbülü öldürmek, insanları değiştirmek…

Bülbülü öldürmek, insanları değiştirmek…

İstediğin kadar saksağanı vur vurabilirsen ama unutma, bülbülü öldürmek günahtır.”

                                                                                                                       Atticus Finch

Bu haftanın cumartesi yazısı pazara kaldı. İki nedenle; birincisi, bayramla örtüşsün istedim. İkincisi, bir kitap üzerine bir şeyler yazmak istemiştim ancak kitabı cumartesi bitiremedim. Bitirmeden üzerine yazmak da uygun olmayacaktı. Dolayısıyla kitabın bittiği bu gün klavyenin başına geçtim.

Kitabı aslında yıllar önce – gençlik yıllarımda- okumuştum, bu gün geri dönüp ne anımsadığımı sorguladığımda koskoca bir hiç çıktı karşıma. Belli belirsiz bir ırkçılık ve küçük bir kızın çokbilmişlikleri… Belki biraz da ‘adalet’. Ama adalet anılarımda çok fluydu, tıpkı yeryüzünde olduğu gibi. Dün, bu gün ve gelecek diye bir şey varsa yarın…

Bir kez daha anladım ki her yaş döneminin farklı algısı oluyormuş. İnanıyorum ki ilk okuduğum yıllarda bu gün okuduğum gibi okusaymışım anılarımda çok şey saklı kalırdı.

Haa, hala size kitabın adını söylemedim değil mi?

Kitabı okumuş olanlar büyük ihtimalle yazının başlığından çıkarımda bulunmuşlardır. “Bülbülü Öldürmek” kitabın adı bu.  Harper Lee’nin 1960’ta yayınladığı, 1961’de Pulitzer ödülü alan o ünlü romanı. Harper Lee ilginç bir yazar bir yönüyle J.D.Salinger’e benziyor. Öyle bir roman yazmış ki bir daha aynı tatta ikincisini  yazamam kuşkusuyla 55 yıl susmuş. İlk yudum biranın ya da ilk bardak çayın tadı hiçbir zaman ikincide aynı olmadığı gibi…

Ölümünden bir yıl önce 2015’te “Tespih Ağacının Gölgesinde” yayınlanıyor ve Lee’nin serüveni sona eriyor.

Gelelim romana; “Bülbülü Öldürmek.”

Bülbül üzerinde çok düşündüm. Yazarla bir türlü anlaşamadım. Pek çok yorumla da bülbül konusunda ayrışıyordum.

Neden saksağını vurmak günah değil de bülbülü vurmak günah?

Neden saksağanla bülbül eşit kuşlar değil?

İnsanlar neden kendi eşitsiz dünyalarına kuşları da ortak ediyor?

Sonra bir kez daha dank etti ki, insanlar kendi toplulukları içinde uygun gördükleri sıfatları hayvanlar hatta bitkiler dünyasında da aynı biçimde kullanıyorlar. Atticus’un,“sıfatları kaldırırsan geriye gerçekler kalır.” lafı her zaman doğruyu yansıtmadığı gibi pek çok zaman tersinin de ( özne için) mümkün olduğu görülüyor. “Eşşek herif” dendiğinde herifi kaldırınca geriye bütün masumluğuyla eşeğin kaldığı gibi.

Hazır Atticus’un adı geçmişken ondan başlayalım; iyilik ve doğruluğun, adalet ve eşitliğin adı kitapta Atticus. Atticus bir avukat. Jem ve Scout’un babası. Alabama Eyaleti Yasama Meclisi üyesi.

Pek çok ABD orijinli roman gibi bu kitabın konusu da ırkçılık çerçevesi içine oturtulmuş. ABD’nin güney eyaletlerinden Alabama’da 1930’lu yılların sonu yaşanan ırkçılık ve eşitsizlik çocuk kahramanımız dokuz yaşındaki Scout lakaplı Jean Louis Finch’in gözünden anlatılıyor. Scout, okumayı neredeyse yürümeyle birlikte sökmüş, büyümüş de küçülmüş dedikleri türden bir kız çocuğu. Roman sonuna kadar bülbülü hep o temsil ediyor. Sadece her sayfada şakıması ile değil, karakteriyle de…

Kitabı okumamış olup da okuma niyetinde olanlar için heyecan unsurunu saklı bırakmak adına fazla ayrıntıya girmeyeceğim. Kitapta, siyahlar, beyazlar, dini bütünler, kafirler, vicdanı olanlar ile vicdansızlar, ahlaklı olanlarla ahlaksızlar, İsa’nın buyruğuna uyup her iki yanağını da kötülüğe açık tutanlar ve adalet ve eşitlik kavramları zamandan bağımsız dönüp duruyor. Tıpkı bugünkü gibi… Bugünkü gibi diyorum zira, 1939’lar Amerika’sı ile 2020’ler Amerika’sında o kadar benzerlik var ki. Belki de bu yüzden Harper Lee ikinci, üçüncü romanını yazamadı/ yazmadı.

Atticus sallanan sandalyesinde oturuken Jem başını kaşıyordu. Birden gözleri parladı.”Atticus” dedi, “neden bizim gibi, Bayan Maudie gibi insanlar hiç jüri üyesi olmuyor?”Atticus arkasına yaslandı;” bu soru aklına ne zaman gelecek diye merak ediyordum,” dedi. “ Bunun çeşitli nedenleri var. Bir kere Bayan Maudie jüri üyesi olamaz çünkü o bir kadın.”

Bu paragraftan da anlaşılacağı üzere o dönem Alabama’da kadınlar jüri üyesi olamıyordu. ABD’li kadınlar seçme/ seçilme hakkını kazanmalarının üzerinden neredeyse 20 yıl geçmesine rağmen hala pek çok eşitsizlikle karşı karşıyaydılar. Doksan yıl sonra bu gün bu kez eşit ücret mücadelesi veriyorlar. Daha iki yıl önce İngiltere’de BBC’nin 30 yıllık çalışanı Carrie Gracie ücret eşitsizliği nedeniyle istifa etmişti. Dünyanın pek çok yerinde hala ikinci sınıf muamelesi görüp eşitlik için mücadele veriyorlar. Hatta ülkemizde yaşam mücadelesi…

Bizim mahkemelerimizde, beyaz adamın dünyasıyla siyah adamın dünyası karşı karşı geldiğinde, her zaman beyaz adam kazanır. Bu ne kadar çirkin olursa olsun hayatın bir gerçeği.”

Atticus oğlu Jem’e böyle diyordu. Dikkat ederseniz ırkçılık bir çirkinlik bir eşitsizlik olarak anlatılırken bile başka bir eşitsizlikle eril bir dil üzerinden anlatılıyor. ABD’de artık kadınlar da jüride yer alabiliyorlar ama ırkçılık gibi bazı zehirler hala ısırmaya hazır insanların dişlerinde. Örnek mi? Korona virüs salgını. Bir kez daha bir turnusol kağıdı gibi bize bu gerçekliği gösteriyor. ABD’de  virüse yakalanan ve ölenlerin çoğu yine siyahiler, göçmenler, evsizler.

American Public Media (APM) adlı araştırma merkezinin yayınladığı “Corona Virüsünün Rengi: ABD’de Irk ve Etnisiteye Göre COVID-19 Ölümleri” başlıklı raporda, Corona virüsü salgınının Amerika’daki azınlıkların karşılaştığı eşitsizlikleri derin biçimde gözler önüne serdiği tespiti yapıldı.Rapora göre, siyah Amerikalılar’ın salgına bağlı ortalama ölüm oranı beyazların yaklaşık üç katıyken, yerli Amerikalılar arasında yaşanan can kayıpları da bazı eyaletlerde diğer tüm nüfus gruplarının 5 ila 7 kat üstünde bir orana sahip.Ayrıca şunu da unutmamak gerek, siyah Amerikalılar’ın ülke nüfusuna oranı sadece %13. Yerlilerin ise yüzde bir bile değil.

Bu gerçek dünyanın her yerinde böyle, İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya, Brezilya vd…

Türkiye’de bu tür raporlar yazılamadığından gerçek rakamları bilemiyoruz. Ancak sorarsanız son derece şeffafız, doğruyuz. Bugüne değin Türkiye’de virüse yakalananların gerçek sayısı ve sosyal ve etnik yapısı nedir? Gerçek rakamları isteyenler terörist, düzen bozucu ilan edilip tutuklanırken sokaktaki insanın aklına neden bağımsız bir kurumca böyle bir rapor tutulmadığını sormak gelmiyor.

Neyse, kitaptan bir bölümle devam edelim. Öğretmen Gates çocuklardan günlük bir gazete haberini okumalarını ve sınıfta yorumlamalarını ödev olarak vermiştir. Öğrenci Cecil Jacobs Avrupa’dan Adolf Hitler’e ait bir haber seçmişti; “Adof İtler Yafudilere zulmediyordu, onları hapse atıyordu, bütün mallarına el koyuyordu, ülkeden çıkmalarına da izin vermiyordu, bütün gerizekalıları da temizliyordu ve…”

Gerizekalıları mı temizliyordu?”

Evet efendim.Onların kendi kendilerine yıkanacak kadar aklı yoktu bence, bence gerizekalı biri temizlenmeyi bilemez. İşte, İtler’in bir planı vardı, bütün yarı Yafudileri toplamaya başladı, kendisine sorun çıkarmak isteyebilirler diye onları kaydetmek istiyor, bence bu kötü bi şey, benim güncel olayım bu.”

Sınıfın arkasından bir el kalktı. “ Bunu nasıl yapabilir?”

Kim neyi nasıl yapabilir?” diye sordu Bayan Gates sakince.

Yani nasıl olur da Hitler onca insanı bir ağılın içine doldurur, bence devlet yönetimi onu durdurur.” dedi elin sahibi.

Devleti yöneten Hitler’in kendisi “dedi Bayan Gates.

Dünyanın her yerinde ulus devlete yük olan yaşlılar, yoksullar, göçmenler, romanlar, siyahlar virüs kırımından birer birer düşerken seçilmiş diktatörlerin takındıkları tavrın, Hitler’in Çingenelere, Yahudilere, engellilere ve sosyalistlere bakış açısı ile ne kadar örtüşüyor. Üstelik diktatörleri devlete de şikayet edemezsiniz  Scout’ın öğretmeni Bayan Gates’in dediği gibi, devlet bizatihi onlar.

Yukarıdaki bu bölümün devamında öğretmen Gates tahtaya “Demokrasi” yazıyor ve tanımını bilen var mı diye soruyor. Bizim afacan kahramanımız Scout’da babasının eski kampanya sloganını anımsayıp yanıtlıyor; “Eşit haklara evet, özel ayrıcalıklara hayır.”

TRT başta olmak üzere bazılarınca bayramların karıştırıldığı günler içinde yine bir bayram günündeyiz bu gün. Hemen “İyi Bayramlar, esenlikler” dileğimin ardından Atticus’un kampanya sloganına dönelim. “Eşit haklar ve ayrıcalıklar” konusuna. Eşitlikten başlayalım; neden kurulduğundan bu güne Anayasasın çok yerinde “eşitlik” vurgusu yapılan bir ülkede resmi tatil olarak kabul gören iki dini bayram var?  Hıristiyan, Musevi, Süryani, Ezidi gibi dinlere mensup vatandaşlarımızın bayramları yok mu? Sokaktaki vatandaşın sorup, sorgulamasından söz ederken baskılardan da söz etmek gerekir elbette.

Soranı duvara çivilerler bu ülkede, hem de devletten önce mahallelinin ta kendisi…

Yine kitaba dönelim. Romandaki olayların geçtiği 1930 yılların sonuna. O dönemin eşitlik anlayışı ve toplumsal yargılarına… Olaylar Alabama Eyaleti Maycomb Kasabası’nda geçer. Maycomb’un yerel bir gazetesi vardır: Maycomb Tribün. Gazetenin sahibi ( hatta her şeyi) olan Bay Underwood çoğunluğun siyahileri kafalarında hala köle olarak gördüğü kasabada ırk ayrımcılığına karşı sert bir yazı yazar. Düşünülenin tam tersi bu yazıdan sonra Maycomb Tribün’ün ne reklamlarında ne de abone sayısında bir düşüş görülür. Kasabalının genel düşüncesi şuydu; Bay Underwood morarıncaya kadar bağırıp çağırsın, ne isterse yazsın ona yine reklam verilecek, abonelikler devam edecekti. Kendi gazetesinde kendisini aptal duruma düşürmek istiyorsa bu onun bileceği işti. Diğer yandan mahkemede bir siyahiyi savunan ve çocuklarını siyahilerin kilisesine gönderen Atticus bütün bu kusurlarına rağmen her zamanki gibi, hem de hiç muhalefetsiz yine eyalet Yasama Meclisi’ne seçilebilmişti.   Bay Underwood da Atticus da ne kadar berbat olursa olsunlar sonunda bir beyazdılar ve en kötü beyaz her zaman bir siyahtan daha iyiydi.  Atticus’a göre en ufak bir nedenden ötürü gözlerini kırpmadan bir siyahiyi ölüme göndermekten sakınmayan insanlar günlük hayatlarında makul insanlardı ama  akıllarıyla kendileri arasına bir şeylerin girdiği hep olurdu.

Ahh o akıllarıyla aralarına giren şey! En büyük suçlu işte o.

Akılla vicdan, beyinle zihin arasına giren şey…

Mahalle baskısı, sorgulanmayan örf ve adetler, hoşgörüsü sahte inançlar; ağır ateşte pişen yemek gibi lezzetli diye yedirilen zehir… Egemenlerin, ellerin hep tetikte tutulmasını sağlayan düşman politikası. O düşman ki hep komşunuzdur. Yunanlıdır, İranlıdır, Rustur. Bulgardır, Suriyelidir… Rumdur, Ermenidir, Alevidir, Çingenedir, Kürttür. Bir işaretle evleri yıkılır, işyerleri talan edilir, öldürülürler.

Tekrar dün ile bugün arasında köprü kurduğumuz kitaba dönelim. Maycomb’un çocukları cadılar bayramında şaka niyetine, Barber kardeşlerin mobilyalarını gece aşırıp, bodrumlarına saklarlar. Bayan Tutti mobilyalarını iki gün önce kasabaya gelen o gezici kürk satıcılarının çaldığından emin söylenmektedir; “ Kapkaraydılar. Suriyeliydiler”.

Harper Lee kitabı 1930’ların Amerika’sında değil de bu günün Türkiye’sinde yazmış olsaydı bu cümle değişir miydi? “ Kapkaraydılar, Suriyeliydiler”…

Yüzlerce yıl geçse de insanlar zor değişiyor. Kutuplardaki buzlar hızla eriyor da beyin ve zihin arasındaki kalın kabuk sanki hep aynı kalıyor. Yüzyılların bu ağır değişimini bizim kısacık ömrümüze sığdırıp telaş telaş insanları değiştirme gayretimizi düşünüyorum da “kendimize haksızlık mı ediyoruz acaba?”  diyorum.

Değişir” diyor bir ses bir yerlerden.

Nasıl ve ne zaman.” diyorum?

İçimdeki ses,”Akıllı saksağanla güzel sesli bülbülü eşit kıldığımız zaman” diyor…

 

Kemal Ulusaler….24 Mayıs 2020

 

 

Check Also

CUMARTESİ YAZILARI: Bir Film. Bir Konu…

Bir Film. Bir Konu…Kemal Ulusaler…13 Haziran 2020   “Ne yediğinizi biliyor musunuz?” “Sebze çorbası elbette.” …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir